Terör insanlık suçudur.
Elbette.
Terörü lanetliyoruz.
Tamam.
Kahrolsun PKK!
Pekiyi.
Şehitler ölmez vatan bölünmez!
Olmuştur.
Terörün son çırpınışları...
İyi güzel.
Tünelin uçundaki ışık yanıp sönüyor.
Fevkalade.
(...)
Eyyy!
Buraya baksanıza.
Yıllarımız bu edebiyatla geçti.
Hep bu klişeler uçuştu havada, her terör şiddet saldırısının ardından aynı sloganları attık.
Ama değişen bir şey olmadı.
Sorun olduğu yerde de durmadı, her geçen gün derinleşti.
Kan da durmadı, oluk gibi akmaya devam etti.
Kafa değişmedikçe sorun çözülmez.
Kan gölü büyür, o kadar.
Bir haftalık kafa dinlemenin son günlerinde iki yazı yazdım.
Biri dün yayımlandı, önüne bir bölüm ekledikten sonra...
Bugün de, Ankara katliamının öncesinde yazdığım yazıyı değiştirmiyorum.
Yukarıdaki girişle birlikte yayımlıyorum.
Yazık bu memlekete, bütün bunları hak etmiyor.
* * *
Eskiden de böyleydi.
Köyler zorla boşaltılırdı.
Köyler, ormanlar yakılırdı.
Kürtler kendi memleketlerinden sürgün edilir, sürgün yaşarlardı.
Eskiden köyler insansızlaştırılırdı.
Bugün de farklı değil.
Şehirler insansızlaştırılıyor.
Sur...
Cizre...
Nusaybin...
Silopi...
Mahalleler kapatılıyor.
Abluka altına alınıyor.
Bombalanıyor.
Enkaz yığını hâline getiriliyor.
Eskiden de böyleydi.
Mart 2016, Diyarbakır. Sur'da bir duvar. Önünde üzerleri soyulmuş erkekler. Karşılarında tam teçhizatlı askerler...
16 yaşındaki Ramazan, okuldan sonra atık toplamaya gittiği Sur'da üç ay mahsur kaldı...
Okula sabahları gidiyordum, öğleden sonraları da atık maddeleri toplayarak harçlığımı çıkarıyordum.
Yine sıradan bir günde Sur'da yaşanan olaylardan ötürü daha fazla atık bulma ümidiyle girdim.
Ancak yasak kararı alınınca da dışarı çıkamadım.
Sokağın bir tarafında polisler, diğer tarafta ise yüzleri maskeli silahlılar vardı.
Çıkmamıza izin verilmedi.
Zaman zaman su taşıttırıldı ben ve benim gibi üç beş çocuğa.
Sürekli patlama oluyordu.
Ev değiştiriyorduk.
Bulunduğumuz yerlere bombalar veya kurşunlar gelince de başka yere geçiyorduk.
Biz üç dört çocuktuk.
Binaların bodrum katlarındaydık hep.
Son olarak tarihi bir evin bodrum katına sığındık.
Günlerce uykusuz kaldım.
Günleri unuttum
Korktum, öleceğim diye.
Annemi, babamı, kardeşlerimi, okul arkadaşlarımı düşündüm. Sur'un dışını özledim oradayken. Yemek ihtiyacımızı bodrum katlardaki konservelerden, su ihtiyacımızı ise kuyu sularından temin ediyorduk.
Hayatımda ilk kez pilav ve bulgur yaptım.
Doğru düzgün yemek yiyemiyorduk.
Lahmacun ve kolayı özledim orada.
Üzerimize bomba yağıyordu.
Öleceğim diyordum.
Korkudan uyuyamıyordum.
Her yerden bomba yağıyordu.
Üstümüz, başımız barut kokuyordu.
Şans eseri kurtuldum.
Ara ara 'teslim olun!' anonsları geliyordu.
Ancak bulunduğumuz yerden çıkmamıza izin verilmiyordu. Bulunduğumuz yere kimse gelmesin diye kapının arkasına kanepe koymuştuk.
Günleri unuttum ama günlerce o odadan çıkmadık.
Bir ara kadın ve çocuk sesleri geldi ve dışarı çıkmamız istendi. Kalabalık bir grup olarak ellerimiz başımızın üzerinde Dört Ayaklı Minare'ye açılan sokaktan askerlere doğru yürüdük.
Oradan karakola, sonra da adliyeye çıkarılıp bırakıldım.
Teslim ol, dediler ama çıkmamıza izin vermediler
Celal Başlangıç'ın Sur yazısı
Sur'da viran olmuş bir sokak. Bir adam; çıplak, tedirgin, şaşkın...