Kısa ön bilgi
İnsan yalnızca yaşamın öznesi durumundaki marifetli bir varlık değil, aynı zamanda doğanın ayrılmaz bir parçası. Doğada insan; düşünebilen, alet yapabilen, üretebilen tek yaratıcı varlık. İnsan toplumları ise, benzersiz, biyolojik gelişme ve çoğalmayla kalmayan, yaşayan, gelişen ve üyelerini geliştiren canlı organizmalardır. İnsanlar üreten, gelişen, düşünen topluluklar halinde yaşarken, maddi ve manevi olarak kendilerini de geliştirmiş olurlar. Yani insan toplumsal bir varlıktır. Binlerce, on binlerce yıl önce ne insanlar böyleydi, ne de insan toplulukları. Biliindiği gibi insan ve insan toplulukları bir uzun-derin evrimin sonunda bugüne gelebildiler. Bilim bunun böyle olduğunu, insanın/insanlığın bu derin evrimin sonunda bugünkü düzeye gelebildiğini söylüyor. Toplum da diğer canlı topluluklarından farklılaşıp toplumsallaştı, gelişerek bugünkü olgunluğa ulaştı.
On binlerce, yüz binlerce yıl dağ-taş-bayır dolaşıp, avcılık, toplayıcılık, çobanlık yaptıktan sonra "insanoğlu"nun toprağa yerleşmesi, sabit mekan edilmesi, buraya bağlı bir yaşamı sürdürebilmesi insanlık tarihinde başlı başına büyük bir değişim-dönüşüm, büyük bir devrimdir. Toprağa yerleşme; insanın doğa ile kalıcı bir zeminde birebir mücadeleye koyulabilmesi, onu ihtiyaçları için değiştirmeyi göze alması demekti. Doğaya kafa tutmak "bunca zaman sana boyun eğdim, artık boyun eğmeyecek kadar yetkinleştim, olgunlaştım" demekti. Doğayı kendi yararına dönüştürebilme; toprağı işleme; hayvanları sürüler halinde evcilleştirme; eteşe, suya, rüzgara, toprağa hükmetme; çiftçiliğe koyulma ve bunu da becerebilme iddiasıydı bu, hatırı sayılır büyük bir iddiaydı. Ve bunu başarabildi insanoğlu. Bu, geniş toplulukları ilgilendiren bir büyük kırsal alan devrimiydi.
Toprağa yerleşme nasıl büyük bir iddia ve devrim ise, ikinci büyük iddia ve devrim de, binlerce yıl süren, değişmez gibi gözüken kırsal yaşamdan/köylülükten kentsel yaşama/kentliliğe terfi etmek ve onu gerçekleştirmekti. Tarım ve hayvancılık üretiminde toplumdaki onu gerçekleştirmekti. Tarım ve hayvancılık üretimde toplumdaki iç ihtiyaç fazlası artış, ticarette bir gelişme demekti. Kentleşme; üretim araçlarında, teknolojide, sanayileşmede bir sıçramayı gerektiren, bütünüyle bir farklı yaşam biçiminde kendisini gösteren, oldukça önemli bir nitel dönüşümü ifade etmekteydi. Bu da kırsal kesimden farklılaşıp bir başka yaşama tarzına geçen, ancak sınırlı büyüklüklerdeki toplulukların içinde yer alabildiği bir kent devrimiydi.
Genel olarak "genel yönetim", yöneten-yönetilen ilişkisi esas itibariyle toprağa yerleşme hadisesiyle doğmuş olmasına rağmen, gerçek-modern anlamda "yerel yönetim" kavramı kentleşme süreciyle eş anlamlı bir değişme, gelişmeye tekabül ediyor. Bu çerçevede rahatlıkla söylenebilir ki; kent devletleri aynı zamanda ilk yerel yönetim modelleriydi. Oradaki yöetim şekilleri aynı zamanda o kentin yerel sorunlarını çözmeye çalışan, belki de ilk demokrasi uygulamaları, yerel demokrasi denemeleriydi.
Değişik devlet ve yönetim şekillerinin evrimi içinde gerçek anlamda, bugünkü anlaşılan anlamda "yerel yönetim" kavramı ve anlayışı ise 500-600 yıl öncelerinin ürünü diye kabul edilebilir. "Genel yönetim"lerin yanında "yerel yönetimler" kavramı esas itibariyle kapitalist gelişmenin sonucu olarak sanayileşme ve kentleşme ile gerçekleşti, yaşam buldu. Kapitalizm bir yanıyla kırsal alanlarda yerellikleri ortadan kaldırıp toplumları merkezileştirirken; diğer yanıyla da kırsal yaşamdan farklı kent yaşam tarzını yarattı, merkezi yönetim şekillerini ademi merkeziyetçi bir rotada değişime zorladı ve değişime de uğrattı. Öyle ki; yerel sorunlara yerel çözüm bulma, yerel demokrasi, yerel yönetimler kaçınılmaz bir ihtiyaç haline geldi.
İnsan ve ihtiyaçları;
kentleşme üzerine
İnsan ve toplum ne zaman, nerede, hangi nitelikte, yetenekte, imkan ve farklılıklar içinde olursa olsunlar, yaşam boyu ihtiyaçlarını karşılamak için koşar, didinirler. Bu anlamda kendi çıkarlarını düşünemeyen, onu geliştirmek istemeyen ne bir insan, ne de bir topluma rastlamak mümkündür. İnsandan insana ve toplumdan topluma, bir toplumsal kesimden diğerine ihtiyaçlar, öncelikler, standartlar kuşkusuz farklılık da gösterir.
Büyük, yaygın bir insan çoğunluğu için en temel, öncelikli ihtiyaçlar, her şeyden önce iş, ekmek ve geçimini günü birlik sürdürebilmektir. Konu-barınma, giyim kuşam, karnını doyurabilmektir. Ardından iş güvencesi, yaşlılık dönemi güvencesi, sosyal güvenceler gelir. Sağlık ve eğitim ihtiyacı, hakkı önem kazanır. Sağlıklı bir çevre ve ortamda yaşamak, eğitim görebilmek, meslek edinmek, bu eğitimi çocukları, neslini geliştirerek sürdürebilmek için istemek, ardından gelen istek ve beklentilerdir. Bu maddi kazanımlarla birlikte manevi değerler insanların vazgeçemeyeceği, onsuz edemeyeceği değerlerdir.
Gerek birey, gerekse toplumsal aidiyet olarak varlığına, kimliğine, kimlik özelliklerine, dinine/inançlarına, diline, kültürüne, cinsine, saygı duyulmasını istemek, itilip kakılmamak, haksızlığın, baskı ve şiddetin hedefi olmamak, eşit insan/eşit yurttaş olmak, öz güven içinde bir arada yaşam sürmek... Bunlar insanlar için neredeyse ekmek, su kadar büyük önem taşır. İhtiyaçların, hizmetlerin kalitesinin geliştirilmesi ve yükseltilmesi, bunların peşi sıra gelen özlem ve isteklerdir. Özetle insan; biyolojik varlığından öte haklarını farketmesi, onları hakkedip gerçekleştirebilmesi ile insandır. Böylesi hakları kullanabilmek, bu özlem ve isteklerini gerçekleştirebilmek uygun bir ortamı zorunlu kılmaktadır. Bu da büyük ölçülerde ancak kent yaşamı ortamında mümkündür.
Kırsal yaşamın koşulları -hele de ülkemiz gibi ülkelerde- aile, kabile, aşiret, soy-sop benzeri bir çok yerel kimlikleri, cemaat kültürünü, yaygın farklılıkları barındırır. Ne de olsa kırsal kesim insanlarının ihtiyaçları ve öncelikleri insan yaşamının temel, özcelikli sorunlarına, çözümlerine dairdir. Köyde ulaşım, trafik, imar, bir yerde temizlik, yeşil alan, kanalizasyon gibi ihtiyaçlar, ihtiyaç olarak kendisini ortaya koymaktan büyük ölçülerde uzaktır. Önemli ve öncelikli olan hizmetler temel ihtiyaçlardır. Su, elektirik, yol asgari düzeyde eğitim, sağlık gibi hizmet ve ihtiyaçlardır. Ülkemizde ve benzer ülkelerde kırsal kesim insanının isteği ve beklediği; ekstradan bir ayrımcılığa uğramamak, kaba bir baskının, şiddetin hedefi olmamak, yaşanılabilir asgari bir maddi imkana sahip olmak, özetle "insan yerine konmak"tır.
Kentleşme insan ihtiyaçlarının kalite ve önceliklerini değiştirir. Ortak yerleşim düzeni, mekan kullanımı, fiziki ortam en büyük değişim başında gelir. Birbirlerinden oldukça farklı, çok kimlikli, çok kültürlü geniş kitlelerin, insan kümelerinin bir arada tutulması gibi ağır bir görevi ve gereklerini yönetenlere yükler. Köyden kente değişen bir çok şey söz konusudur. Kırsal yaşamdaki yerel kültür, yerel kimlik kentte nasıl bir evrimle karşı karşıyadır? Kentlilik ortak bilinci gibi daha ileri üst bir kimlikte insanları tanıştırabilir, buluşturabilir mi? Bu öyle kolay başarılır bir iş mi? Bu kendiliğinden gerçekleşebilir mi? Hangi koşullarda, nasıl mümkündür bu? Nereden, ne yönden bakarsak bakalım, kentleşme olgusu bizim gibi ülkelerde, yukarıda ifade edilen değerler açısından oldukça zorlu bir süreçtir... Bu kültürel çoğulculuğa, farklı kimliklere tahammül ve saygıyı gerektirir. Gönüllü bir kent ortak kimliğini geliştirmek, kaçınılmaz olarak yönetimde de ademi merkeziyetçiliği, katılımcılığı, eksiksiz bir demokrasiyi zorunlu hale getirir.
Farklılıkların bir arada yaşadığı kültürel çoğulculuğun bir kent ortak kimliğinde buluşabilmesi kuşkusuz kolay bir olay değil. Kente akıp gelen ve çoğalan nüfusu barındırıp beslemek belli bir zenginleştirmeyi gerektirir, bu da sanayileşmeden olmaz. Kentleşme sanayileşme ve zenginleşme ile birlikte olamıyorsa, köy ve köylülük kendi çaresizliği ve beklentileri ile kente taşınmış/taşınıyor demektir. Kent merkezi hem fiziki durumuyla, hem de yaşam şekliyle çepeçevre öbek öbek köycüklerle, yerel kimliklerle sarılır, kuşatılır. Kent merkezlerini, üç-beş alan ve bulvarı, onun kültürünü, çepeçevre kuşatmış, kırsal yaşamdan alıp getirdiği değerleri koruma zorunluluğundan başka imkan bulamayan, iş-aş-asgari yaşam sorunları çözüm bekleyen "yeni kentliler" ile buluşturabilmek, "kent ortak kimlği"ni yaratabilmek kuşkusuz başlı başına başarılması zor bir hadisedir, zamanla çözülebilecek bir meseledir.
İleri ülkelerde bu anlamda sorunlar farkı. Oralarda yüzlerce yıldan bu yana tarım, ticaret, sanayi birbirini çekip çevirerek; Asya'dan, Afrika'dan taşıdıkları zenginliklerle beslenerek; kırsal alanlardan kentlere kaynak aktararak, topyekün gelişme sağlanabilmiştir. Sanayileşme ve ticaretle doğan zenginlik kentleşmeyi doğurmuş, kırsal dokuyu ve oradaki yaşamı da değiştirmiş, geliştirmiştir. Kent; kırsal kesimin sorunlarından doğan, kendisine gelen işsizliğe çare bulmuş, gelenlerin yaşam standartlarını yükseltmiş, öylece yeni yaşama entegre etmiştir. Doğan kentler , kırsal yaşamı da bir anlamda kentleştirmiştir. Oralarda, ileri kapitalist ülke kentlerinde, bilindiği gibi gecekondu olayı, kentte kırsal alan yaşamı, uzlaşmaz-önlenemez olan kültür çatışmaları büyük ölçülerde yok. Düşük limitlerdeki sorunlardır bunlar. Ancak dünyadaki genel gelişmeye, gidişata uygun olarak son 50 yıl içerisinde geri-yoksul ülkelerden oralara giden göçmenler, Asyalılar, Afrikalılar, Uzakdoğulular, Latin Amerikalılar vb. Avrupa'da kent yaşamında bu anlamda bir ciddi sorun olmuşlardır.
Üçüncü dünya ülkelerinde ticaret ve sanayice sömürülen, geriletilen tarımsal üretimin, kırsal geri yaşam koşullarının sonucu, köylülüğün/kırsal yaşamın çaresizlik içinde, daha insanca bir yaşam istek ve özlemiyle geleneksel yaşamlarından, kendi doğal çevrelerinden kopup kentlere akması kaçınılmaz hale geldi. Kırsal kesimlerdeki çözümsüzlükler 50 yılı aşkındır dünya çapında bir göç dalgası yaratmış durumda. Ülkeler içindeki iç göçler yanında, geri ülkelerden Batı'ya göçler yaşandı, yaşanıyor. İlave olarak geri ülkelerdeki yönetimlerden gelen iç baskı-şiddet sonucu, zorunlu göçler dünya çapında büyük sorunların nedeni haline geldi. Şiddetin önüne katıp sürüklediği zorunlu göçler kaçınılmaz olarak sorunlarını da kentlere taşıdı. Kentlerdeki yığılmanın dayanılmaz boyutlara varması, kent yaşamını kırsal kültürlerle kuşattı, sorunları çözülemez boyutlara çıkardı, adeta felç durumuna soktu. Bu durumu en iyi yansıtan ülkelerden biri de Türkiye'dir.
1950 yılından bu yana Türkiye
1950'lerden bu yana kırsal alanlardan kentsel alanlara, geri bölgelerden gelişmiş bölgelere doğru nasıl bir değişim, nüfus hareketi yaşandı, yaşanıyor? Ana hatlrıyla bunu gözden geçirmek gerekiyor.
2. Dünya Savaşı sonrası, özellikle de 1950'lerden sonra Türkiye'de kırsal kesimlerin, köylülüğün baskıdan kurtulmaya başladığını görüyoruz. Dünyada bir demokrasi rüzgarı esmekte, bu Türkiye'de de yansıma bulmaktaydı. 27 yıllık tek particilik devri kapanmış, çok particiliğe geçiş sayesinde halkın genel oyu kıymet kazanmıştı. Hizmetlerin yüzünü köye dönmesiyle, yol-su-elektirik gibi altyapı hizmetleriyle, radyo/haberleşme/gelişen iletişimle kırsal alanlar kentle buluştu. Tarımsal mekanizasyon, sulama, gübreleme, tohum, ilaçlama gibi diğer tarımsal girdilerin toprağa ulaşması, hayvancılığın gelişmesiyle kırsal ekonomide yaşam kıpırdadı. Tarım ticaretle buluşup canlandı. Köylü kendisini, yaşamını farkeder, bulunduğu yerin öyle parlak bir yer olmadığını görür, bilir hale geldi. Sonraları toprak mülkiyetindeki parçalanma, küçülme, daha iyi yaşam koşulları beklentisi, özlem ve isteği kırsal kesimlerin yüzünü kentlere çevirdi. Almanya'ya ve diğer bazı ülkelere gitmenin yolu aralandı. "İstanbul'un taşı toprağı altın"; ta o günlerden gelen, insanları kent yaşamına özendiren/motive eden anlamlı bir ifadedir.
Karadeniz kıyı şeridi özgün durumu nedeniyle 1950'den çok önceleri, ta Cumhuriyet dönemi öncelerinden beri göç koyulmuştu. Yoğunlukla hedef İstanbul'du, Karadeniz insanı oraları mekan tutmuştu. 1950-70 yılları arası kentlere, dış ülkelere göç büyük ölçülerde daha iyi yaşam özlem ve beklentilerine dayanırken; sonraları, 1970'lerden, özellikle de 1980'den sonrası 12 Eylül'ün getirdiği baskı ve şiddet ortamında, bu normal göçleri üçe-beşe katlayan, zoraki, şiddet ortamanının yarattığı göçler gerçekleşti. 'Kürt Sorunu'nun neden olduğu 15 yıl süren iç savaş, şiddet ortamı zoraki göçe tuz-biber ekti. Bu göçe olumlu bakanlar bile oldu. Bu konuda Turgut Özal'ın, "Biz kentlere taşınan bu sorunu daha iyi çözeriz" diye bir değerlendirmesi de vardı.
Doğu'da 3.500 köyün şu veya bu biçimde boşaltılması, 3 milyonun üzerinde kırsal kesim insanının (bir noktadan sonra da bir politika olarak benimsenmesiyle) yerinden yurdundan, üretimden, toprağından, aşından, geçmişinden edilmesi, yoksulluk içinde kent varoşlarında eğreti bir yaşamaya zorlanması, mahkum edilmesi, Cumhuriyet tarihinin en büyük, en trajik zoraki göçü, en yığınsal nüfus hareketidir denilebilir.
Şu son 20 yılda Doğu'dan Çukurova'ya, batıdaki kentlere, İstanbul'a, İzmir'e, Ege illerine, Marmara Bölgesi illerine milyonlarca insan göç etti. Göç eden yalnızca köylülük de değildi. Bölgeden, her anlamda bir fukaralaşmaya neden olan genel bir göç yaşandı. Bölgenin sermayesi, entelektüel birikimi, kalifiye iş gücü de şiddet ortamından uzaklaşıp, şiddetin önünde sürüklenip batıya yöneldi. 'Kürt Sorunu' böylece bölgesel bir sorun olmanın ötesinde, bir anlamda her bakımdan, (özellikle de kent yaşamı ve sorunlarına ilişkin, ona getirdiği ilave sorun ve yükler açısından da) tüm Türkiye'nin sorunu haline geldi.
Özellikle 1980'li yıllardan sonra tarım ve hayvancılığın büsbütün gerilemesi/çökmesiyle Orta Anadolu kırsal kesiminden de büyük kentlere göçler oldu. Köyler, kasabalar bütün değerleri, yaşam tarzlarıyla büyük kentlere taşındı. Öyle ki İstanbul, İzmir, Adana, Mersin, Bursa, İzmit, Eskişehir, Manisa, Aydın ve diğer kimi kentlerde göçmen olanlar kenar mahallelerde/semtlerde hiç de iç açıcı olmayan kendi cemaat kimlikleriyle, hemşehrilik, köylülük, aile kimlikleriyle, yerel-geleneksel dayanışmalarına tutunarak, geri yaşam standartları ile yaşar hale geldiler.
Sayılarla ifade edersek; son 20-25 yılda kentlere göç eden nüfusun yoğunluğu, ağırlığı ve yarattığı sorunlar daha bir kolay anlaşılabilir. Türkiye'de 1980'de 20 milyon olan kent nüfusu, 1995'te 35 milyon, 2000 yılında 44 milyondur. Bugün 67 milyon olan nüfusumuzun 44 milyonu kentlerde, 23 milyonu kırsal alanlarda/köylerde yaşıyor. Bu gidişle 2005'te nüfusun % 80'i kentlerde yaşıyor olacak. Nüfus artış hızı 1995-2000 yılları arasında %1.5 iken, aynı tarihlerde kentleşme hızı %2.6... Bu rakamlar yukarıda verdiğimiz bilgi ve değerlendirmeler çerçevesinde anlamlı rakamlardır. Ülkede artan, göç eden nüfus, yalnızca bir nüfus kayması şekliyle, kent sorunlarını içinden çıkılmaz bir hale getirmesi yanıyla yeterince anlamlı değil. Önemli olan, bu göçün aynı zamanda geri bölgelerden/taşradan gelişkin bölgelere/kentlere doğru sermatesinin, olduğu kadarıyla aydın/entelektüel ve kalifiye iş gücünün de göç etmiş olmasıdır. Bir bölgenin topyekün fukaralaşmasıdır. Bölgesel, sınıfsal ve diğer yaşamsal eşitsizlikleri derinleştiren, toplumsal sorunları içinden çıkılmaz hale getiren bir felaket niteliğinde olmasıdır...
Türkiye'nin demografik dokusu böylece büyük değişim geçirdi. Göç eden nüfusun önemli bir bölümünün gelişmiş bölge ve kentlere hareketi, son 20-25 yılda olup bitenler, diğer yandan toplumsalçeşitliliğimizin farkına varılması imkanını da yaratmış oldu. İnsanlarımız/yurttaşlarımız bu gerçeği, yüz yüze gelince daha iyi görür hale geldiler. Cumhuriyet tarihi boyunca anlatıldığı, öğretildiği şekliyle "imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle" biçiminde betonlaşmış bir yapıda olmadığımız; etnik kökler, dil, kültür, din-mezhep/inançlar açısından farklı yurttaşlar, farklı topluluklar olduğumuz, özellikle bazı bölgelerde neredeyse yeni yeni görülüp farkedilir hale geldi, geliyor...
Batı bölgesi il ve ilçeleri, özellikle Ege Bölgesi illeri ve ilçelerindeki halkımız/insanlarımız, Kürtlerin Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde sürgün edilmeleri, askerlikte tanışmalar dışında Kürtlerle ilk defa bu ölçülerdekitlesel bir arada olmayı yaşadılar, etkileşir oldular. Bugün bir çok batı ilimizde Kürtler büyük bir yekün tutuyor. Çevre semtlerinde, gecekondularında, "bila no" mekanlarda barınıyorlar. Çoğunluğuyla işçilik, seyyar satıcılık, semt pazarcılığı, esnaflık yapıyorlar. Bölge nüfusunun nerdeyse yarısı batıya göç etmiş, yaşama bir ucundan tutunmuş, oldukça zor şartlarda yaşıyor.
"Kürt sermayesi" ise, bir bütün "taşra sermayesi" gibi kısa sürede palazlanmada gözü olan, mafyalaşma eğilimi güçlü bir sermayedir. Bölge kaynakları, sermayesi, olduğu kadarıyla entelektüel birikimi ve kalifiye iş gücüyle büyük bir birikim batıya akmış. Bizans'a, Roma'ya, Osmanlı'ya merkez olmuş İstanbul'un neredeyse üçte biri Kürt. Adana, Mersin, hatta bütünüyle Çukurova, bölgeden akan nüfusun en önemli çekim merkezlerinin başında geliyor.
40-50 yıl öncesinden gelen İslami/doğal muhafazakarlık, taşra küçük sermayesinin gelişip büyümesi, zenginleşmesi sonucunda, İstanbul ve diğer büyük kentleri mekan tutup genişledi ve siyasallaştı. Zenginleşen muhafazakarlık son dönemlerde kendi özgü "modernleşme" modelini arama, biçimlendirme yoluna da girdi. Fukaraların İslamı yanında zenginlerin İslamı yükseliyor. Türk-İslam sentezi akımının değer ayağı da kırsalalanlardan büyük kentlere ulaştıkça siyasallaşıp ayrışmaya yöneldi. Turancı/ülkücü hareket eskilerde bir kırsal alan/Anadolu hareketi, bir küçük-orta sermaye hareketi niteliğindeydi. Son birkaç on yılda büyük kentlerde, büyük sermaye grupları oluşturup farklılaşarak, az çok kentli milliyetçiler haline geldiler. Bugün fukaraların milliyetçiliği ile zenginlerin milliyetçiliği bir yol ayırımında. Resmi kent milliyetçiliğiile kırsal alan milliyetçiliği bir buluşma arayışı içerisinde. Şimdilerde "kızıl elma" buluşmasının maddi zeminini de galiba buralarda aramak gerekiyor.
Kentlerin varoşlarında 1960-70'li yıllarda solun doğal zeminini oluşturan yoksul kitleler, sol önemini yitirince, kendi sermaye gücüne kavuşmuş milliyetçi-muhafazakar siyasetlerin kontrolüne girdi... Demokrasisizlik, 1982 Anayasası ve 12 Eylül hukuksuzluğunun yürürlükte olduğu bir ortamda, 1980'den bu yana yüksek bir oy potansiyeli oluşturan gecekondular, geleneksel poitikalara, milliyetçi muhafazakar değerlere yöneldiler. Bu da kentleşme sürecindeki toplumsallık-siyaset ilişkisini, değişimin profilini anlama, değerlendirme açısından önemli bir noktadır.
Devam edecek...