SON DAKİKA

Siyaset tıkandı, TSK ısınma hareketlerinde

İktidarın Türkiye'nin batısına yeni bir korku ve nefret dalgası yaymasının “istikrar sürsün, Türkiye büyüsün” sloganına yeni bir dayanak oluşturabileceği ve HDP'ye batıdan verilecek oyların azaltılabileceği hesaplanıyor. 27 Mart, 2015 12:35 Güncelleme: 27 Mart, 2015 12:35 Siyaset tıkandı, TSK ısınma hareketlerinde

İRFAN AKTAN / ZETE

Türkiye'de genel seçimlerin yapılacağı 7 Haziran günü, Kürt hareketinin parlamenter siyasetteki macerasının 25. yıldönümüne denk geliyor. 7 Haziran 1990'da kurulan Halkın Emek Partisi (HEP), bir yıl sonra SHP çatısı altında girdiği seçimlerden 22 milletvekili çıkarmıştı. 1990'ların başlarından itibaren, Kürt hareketi silahlı mücadele yerine demokratik siyaset kanallarını zorladığı anlarda hızlı bir yükselişe geçerken, devletin doğrudan veya dolaylı olarak Kürt hareketini tekrar silahlı mücadeleye ittiğini görüyoruz.

20 Mart 1993'te PKK lideri Abdullah Öcalan tek taraflı ateşkes ilan ettikten bir ay, ateşkesi süresiz uzattıklarını açıkladıktan (16 Nisan) bir gün sonra, 17 Nisan 1993'te Cumhurbaşkanı Turgut Özal şaibeli bir biçimde öldü. Bir ay sonra da PKK yönetiminin ateşkes kararına rağmen Şemdin Sakık yönetimindeki bir grup militan, 33 silahsız askeri infaz ederek Öcalan'ın barış çabasını boşa çıkardı. Bu olayı HEP'in kapatılması (14 Temmuz 1993), bir yıl sonra da DEP'lilerin tutuklanması (17 Mart 1994) izledi. HEP'in kuruluşundan bir yıl sonra (5 Temmuz 1991) Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın'ın devlet tarafından kaçırılıp öldürülmesi, silahsız mücadeleye meyleden Kürt hareketine tarihi bir yanıttı ve buna benzer “yanıtlar” izleyen süreçlerde sık sık tekrarlandı. Öcalan'ın 1999'dan itibaren İmralı'dan yaptığı ateşkes çağrılarına operasyonlarla, güven yaratma maksadıyla Kandil'den gelen “barış gruplarına” hapis cezalarıyla yanıt verildi. En son 19 Ekim 2009'da Habur Sınır Kapısı'ndan Türkiye'ye giriş yapan 8'i gerilla 34 kişilik “barış grubu” benzer bir akıbete uğramış, geri dönmeyen militanlar tutuklanmış ve gerillalardan Lütfü Taş, 31 Aralık 2014'te Diyarbakır Cezaevi'nde kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmişti.

Erdoğan'ın yeni silahı olarak TSK

PKK'nin tek taraflı ateşkeslerine, 1999 ve sonrası dahil olmak üzere hiçbir zaman Türkiye tarafından kıymet verilmedi. Çünkü savaş hem hükümetler hem de TSK için her zaman iktidar pekiştirmenin idman sahası oldu. Bu açıdan, Kürtlerin verdiği mücadeleye “savaş” değil “direniş” demek daha doğru olur. Zira yaşananlar, Kürtlerin demokrasi, eşitlik, özgürlük, varlık taleplerine devlet tarafından yürütülen bir savaştan ibaret sayılabilir. Devletin Kürt karşıtı savaşının tarihçesi bugünü anlamamızı kolaylaştırsa da, bilinen maziyi tekrarlamamak için güncele sıçrayarak bu yazıyı sürdürmekte fayda var.

Devlet için sınırsız, şahsı için denetimsiz bir tahakküm sistemi arzulayan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın, “eski” partisi içindeki çatırdamaların da yarattığı kaygıyla askerin gücüne sarılması şaşırtıcı olmaz. Zaten Erdoğan'ın, HDP ile AKP hükümeti heyetlerinin 28 Şubat'ta Dolmabahçe Sarayı'nda 10 maddelik mutabakat metnini Türkiye halklarına resmen ilan etmelerinden sonraki tutumu, siyaset sahnesinden öyle veya böyle itilmiş olan TSK'ya yeni bir kaldıraç sunmuş durumda. TSK'nın, son günlerde yaptığı açıklamaların Erdoğan'ın tutumundan bağımsız olduğu düşünülemez. Anlaşılan Erdoğan daha önce hükümet eliyle veya başbakan sıfatıyla yaptığı tazyiki, şimdilerde başkomutanlık sıfatıyla TSK üzerinden uygulamak, başkanlık arzularına ve Ortadoğu'daki hegemonya hayallerine arka çıkmayan Kürt hareketine namlunun soğuk ucunu göstermek ve tabii TSK'yla yeni bir “mutabakat” kurmak istiyor. TSK'nın açıklamalarının doğrudan Erdoğan'ın talimatıyla yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz ama bu açıklamaların onun bilgisi dışında olmadığını söyleyebilir ve bunu tehlikeli bir dönemecin sinyali olarak okuyabiliriz. Erdoğan, siyaset sahnesine çıkmasını teşvik ettiği TSK'nın yarın-öbür gün kendisi ve genel olarak siyaset kurumunu nasıl yeniden zapturapt altına aldığını önemseyecek durumda olmayabilir. Ama hükümetin bu riski idrak ederek tedbir alması, apoletli memurları yeniden kışlaya sokması olsa olsa kendisi açısından faydalı olur. Zaten TSK'nın gelinen aşamada Kürt hareketini bertaraf edebilecek kudreti yok ama şimdilerde AKP'nin, kendi kontrolünde olduğunu zannettiği devleti ve parlamenter siyaseti yeniden dizayn etme (darbe yapma) potansiyeli mevcudiyetini koruyor.

Öcalan'ın Eşme'yi deşmesi

PKK lideri Abdullah Öcalan, 21 Mart'ta Diyarbakır'da okunan mektubunda halklar arasındaki ittifakın sembolü olarak Şah Süleyman Türbesi'nin nakline işaret etti ve şu ifadeyi kullandı: “Hem bölgemiz için hem de uluslararası dünya için büyük anlamı olan Kobani direnişini ve zaferini selamlıyorum. Bu temelde gelişen 'Eşme ruhunu' halklarımız arasında yeni tarihin sembolü olarak selamlıyorum.”

Öcalan'ın Eşme göndermesi, nedense Türkiye'de kimselerin pek eşmek istemediği TSK'nın derin bir yarasına parmak basıyordu. Öcalan'ınki bir anlamda TSK ve devlete, tarih boyunca Kürtlerden aldıkları desteklere hürmet gösterilmesi çağrısıydı. Fakat gerek TSK'daki Türklük kibri bu zeytin dalını alamayacak kadar hırçın olduğundan, gerekse Öcalan'ın mektubu Erdoğan'ın arzularını da karşılamadığından, 23 Mart'ta Genelkurmay'dan şöyle bir yanıt geldi: “Bazı basın yayın organlarında; hiçbir zaman muhatabımız olmayan ve olmayacak olan terörist başının “EŞME RUHU” açıklamasına atfen, Süleyman Şah Saygı Karakolu'nun SURİYE toprakları içinde yer değiştirmesi ile ilgili olarak “TSK ile PYD/PKK'nın işbirliği yaptığı” yolundaki yayın ve haberler tamamen gerçek dışı olup….”

Türkiye, Suriye politikasında gerek diplomatik, gerekse askeri ve siyasi olarak büyük hezeyanlar yaşadı ve yaşıyor. Bu yüzden IŞİD gibi bir vahşet örgütüyle de münasebete girmiş ve dünyanın hatırı sayılır bir bölümünde itibarsızlaşmış olan Türkiye'nin Şah Süleyman Türbesi'ni bile koruyamaması ve bunun için Kürtlerden yardım almak zorunda kalması, TSK'nın büyük yarası. Öcalan'ın halklar arası barış ve ittifak adına bile olsa bu göndermeyi yapmasının TSK'da böyle bir reaksiyon yaratması o bakımdan hiç de şaşırtıcı değil.

Ancak mesele bununla da sınırlı değil. Genelkurmay Başkanı Necdet Özel, verdiği bir mülakatta, Erdoğan'ın da altına imza atabileceği şu anti-Kürt beyanatta bulunuyor: “Irak ve Suriye'de yaratılan ortam DEAŞ'ın giderek güçlenmesine, bütün dünyadan birçok radikal savaşçının bölgeye akmasına ve PYD/PKK'nın terör örgütü kimliğinden ziyade DEAŞ ile savaşan meşru bir güç olarak bölgede görülmesine yol açmaktadır.”

Necdet Özel'in PYD'yi terör örgütü olarak göstermesinin sebepleri içinde, PYD'nin bir Kürt partisi olması yatıyor. Afrika'da bir grup Kürt bir parti kursa, Türkiye ona bile terörist yaftası yapıştırmak için yeterli sebebe sahiptir: “Kürt”. Kendisine biat etmeyen Kürdü terörist olarak göstermek bu devletin temel politikasıdır ve mevcut toplumsal kutuplaşma, ırkçılık, faşizm bundan beslenir.

TSK'nın savaş hazırlıkları

PYD, tıpkı Türkiye'deki HDP gibi bir siyasi parti ve dahası YPG'nin Türkiye'ye yönelik tek bir eylemi yok. Bu anti-Kürt beyanatların birkaç nedeni daha var elbette. Evvela Rojava'daki Kürt gücünün, TV ekranlarına bile yansıdığı üzere “laik” TSK tarafından alenen desteklenen IŞİD'e yenilmemesi. Nitekim Özel, YPG'nin IŞİD'le mücadelesi dolayısıyla uluslararası arenada elde ettiği meşruiyetten duyduğu rahatsızlığı gizlemiyor. İkincisi, Rojava'da elde edilen başarının, Öcalan'ın ve Türkiye'deki Kürt hareketinin elini güçlendirmesi. Üçüncüsü ise Türkiye'nin Kürt sorununun çözümsüzlüğü ve Ortadoğu konusunda yeni bir dönemece giriyor olması. Bunu Necdet Özel de açıkça ifade ediyor: “Ekonomik çıkarlarda yaşanacak çatışmalar, kutuplaşmalar ve azalan kaynaklar için sürdürülen mücadeleler değerlendirildiğinde, bulunduğumuz coğrafyada konvansiyonel bir harbin yaşanma riskinin henüz ortadan kalkmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.” Özel, bu muhtemel savaşın hazırlıklarına da işaret ederek sınır birliklerinin güçlendirileceğini, yasal yetkilerin yeniden düzenleneceğini ve orta vadede sınır sorumluluğunun muharip tugaylardan devralınıp 317 sınır karakolunun tek bir komutanlık altında birleştirileceğini haber veriyor. Türkiye sınırını tehdit eden tek unsurun IŞİD olduğunu ama Türkiye'nin IŞİD'i değil YPG ve genel olarak Kürt güçlerini gördüğünü düşündüğümüzde, kime karşı bir savaş tedbiri alındığını çıkarsayabiliriz. Ama mesele bu da değil; TSK dâhil tüm askeri güçler, toplum ve siyaset üzerindeki tahakkümlerini tehdit algısından devşirir. Bu açıdan Özel'in açıklamasını daha derinlikli düşünmekte fayda var. Savaş varsa, apoletliler kravatlılara topuk selamı vermez; tersi olur.

“Eşme ruhu” ıskalanırsa '90'ların ruhu hortlar

Diğer taraftan, sanıldığının aksine Türkiye'deki iktidar (Saray, TSK, hükümet) seçimler öncesinde istikrar veya çatışmasızlık istemiyor. Aksine, PKK'nin yeniden çatışmalara girmesi, HDP karşıtı iktidar açısından son derece işlevsel olabilir. İktidarın Türkiye'nin batısına yeni bir korku ve nefret dalgası yaymasının “istikrar sürsün, Türkiye büyüsün” sloganına yeni bir dayanak oluşturabileceği ve HDP'ye batıdan verilecek oyların azaltılabileceği hesaplanıyor. Bu yüzden de Türk ordusu canla, başla çalışıyor. Örneğin Newroz'dan üç gün sonra, 24 Mart'ta TSK'dan şöyle bir açıklama geldi: “Güvenlik Güçleri tarafından, Mardin / Mazıdağı kırsalında, Bölücü Terör Örgütü mensuplarına ait olduğu değerlendirilen sığınak, barınak / depoları tespit ve imha etmek maksadıyla, Valilik oluruna istinaden, beş Tim kuvvetle operasyon icra edilmektedir. Operasyon devam etmektedir.”

25 Mart'taki TSK açıklaması ise dolaylı bir çatışmayı haber veriyordu; buna göre Dağlıca'da PKK militanları TSK unsurlarına üç adet havan atışı yaptı ve ateşe derhal ateşle karşılık verildi.

Uzun lafın kısası, Öcalan'ın 20 Mart 1993'te yaptığı ateşkes açıklamasıyla 21 Mart 2015'te yaptığı barış ve halklar arası ittifak çağrısının içeriği aynı olduğu gibi, devletin bu çağrıları algılama refleksleri de aynı. Ama artık halklar ve toplumsal pozisyonlar aynı değil. 1993'ten beri Kürt hareketi istikrarlı bir biçimde barışı temel sloganı olarak benimserken, Türkiye'nin çözüm karşıtı siyaseti binlerce insanın hayatına mal oldu. Eğer bu sefer de “Eşme ruhu” ıskalanır, HDP'nin 7 Haziran'da önü alınmaya çalışılırsa, 1990'ların ruhu çok daha derin bir karanlıktan hemen herkesi sarmalayacak bir biçimde hortlar.

 

Yorum Ekle