Bu yazıyı Diyarbakır'da 'Ortadoğu'daki en büyük Ermeni kilisesi' sıfatını taşıyan Surp Giragos Kilisesi'nin büyüleyici iç mekânından yazıyorum. Buranın harabe haline de Sur Belediyesi'nin ellerinde yeniden yapılışına da bitimine de yeniden açıldığı güne tanık olmuştum. Ama böylesine bir büyülü 'Ortadoğu atmosferi'nde yazı yazabileceğimi aklıma hiç getirmemiştim.
'21. AB-Türkiye Gazeteciler Konferansı' toplantı yeri olarak Diyarbakır'ı ve Surp Giragos'u seçmiş. 'Türkiye'nin demokrasi sicili'nin, AB ile ilişkilerinin ve Kürt sorununda gelinen noktanın tartışıldığı bir ortamda, ben, çok yakınımızda sayılan, arabayla birkaç saat ötedeki, Dicle ile Diyarbakır'a bağlanan Musul'da başlayan gelişmeler üzerine yazmaktayım.
Bölgedeki gelişmeler, bizim yazı hızımızdan daha hızla cereyan edebiliyor. Örneğin, bir önceki yazımı yazdıktan kısa süre sonra IŞİD, Türkiye'nin Musul Başkonsolosluğu'na girdi, diplomatlarımızı ve bazı aile fertlerini rehin aldı.
Bu, başlıbaşına 'olağanüstü' bir gelişmeydi. Burnumuzun dibinde, gelişmeler hızla akmaya devam ediyor. Bu yazıyı yazdığım sırada, IŞİD'in Samarra kentini de tümüyle ele geçirdiği haberi gelmişti.
Ortadoğu'da nereye doğru gidiyoruz?
İktidarın Suriye üzerinden tüm Ortadoğu politikasının son gelişmelerle 'iflas etmiş' olduğu üzerinde durmaya gerek görmüyorum. Bu, herkesin görebileceği şekilde, ayan beyan ortada duran bir gerçeklik.
"Kimse Türkiye'yi test etmesin" gibisinden beyanların, Türkiye'nin bölgesel etkisini ortaya koymak konusunda 'ulusal gururumuz'u okşayabilmesi ve inandırıcı bulunması mümkün değil.
Suriye uçak düşürdü; Reyhanlı'da "Arkasında Suriye rejimi var" denilen kanlı bir saldırı oldu. Ne yapıldı? Türkiye, bu iktidarın dış politikasıyla hangi 'caydırıcılık'a sahip oldu ki, şimdiki beyanlar ciddiye alınsın?
Taksim Meydanı'nda bir anma törenini engelleyebilmek için 25 bin kişilik güvenlik gücü yığan bir iktidarın, 'dış tehdit' karşısındaki aczi, elbette, ibretle izlenecek.
Ama bu yazıda daha farklı 'ciddi' konular üzerinde durmak istiyorum. Çünkü, IŞİD'in Musul'u düşürmesi ve ardından Bağdat'a doğru Sünni çoğunluklu şehirleri de ele geçirmesiyle tüm Ortadoğu'da çok önemli bir 'tarih kavşağı'na ulaşılmış görünüyor.
Suriye'den sonra Irak'ın de facto parçalanması olgusuyla karşı karşıyayız. 'Sykes-Picot düzeni' sona mı erdi? Ortadoğu'da sınırlar yeniden mi çiziliyor?
Önümüzdeki dönemin cevap arayan ve IŞİD'in son askeri kazanımlarıyla ortaya çıkarttığı devasa soruları bunlar.
Öncelikle şunu hatırlatmakta yarar var: Sykes-Picot, Osmanlı Ortadoğu topraklarının, Birinci Dünya Savaşı sonrası Batılı kolonyalist devletler (Britanya ve Fransa) tarafından parçalanmasını ifade eden genel bir kavram. Ama harita tam anlamıyla Sykes-Picot Anlaşması'nın (1916) haritası değil.
Çünkü, Sykes-Picot Anlaşması'nda Musul, Fransız bölgesine bırakılmıştı. Yani, bugünkü Suriye'nin, bugünkü Irak'ın kuzeyine doğru bir uzantısı şeklindeydi.
Tarihi olarak da bunun anlaşılır bir sebebi vardı: Musul, tarihi boyunca ticari ve beşeri ilişkilerini, Bağdat ile değil, Halep ve Diyarbakır ile kurmuştu.
İlginç bir şekilde, IŞİD'in kontrol altına almaya çalıştığı alan Sykes-Picot'nun 'orijinal hali'ne yaklaşıyor.
Ve ne ilginçtir ki çok yakın bir geçmişte, 20 Mayıs'ta Washington Post gazetesinde 'Sykes-Picot'nun sonu mu?' başlıklı bir inceleme yazısı, Irak, Suriye ve Lübnan'daki duruma dikkat çekerek "1920'lerde Avrupa kolonyalizmi tarafından oluşturulmuş devlet antiteleri çökmek üzere mi? Ortadoğu'da sınırların yeniden çizilişini görmek üzere miyiz?"sorularını ortaya atmış ve "Bu sorunun kısa cevabı 'hayır'dır" diye kestirip atmıştı.
Bunun gerekçesi olarak şunu yazmıştı: "Değişecek olan en son şeylerden biri sınırlardır çünkü gerek bölgesel gerekse uluslararası aktörlerin hiçbiri, onların değişmesini gerçekten istemiyorlar."
Yazının sonundaysa, içinde yaşadığımız şu günlere ışık tutacak cinsten şu cümlelere yer verilmişti:
"'Sykes-Picot'nun sonu' argümanının en zayıf yanı şudur: O sınırları bölgenin dışındakilerin çizmiş olmasıdır. Şu sırada bölgenin dışındakiler arasındaki hiç kimse onların yeniden çizilmesinde çıkar görmüyor ya da yeniden çizilmesini kabul etmeye yanaşmıyor. Amerika, bunu kesinlikle istemiyor. Kürdistan Bölge Yönetimi'ne 25 yıl kol kanat germekle birlikte, Kürtleri bağımsızlık için hiç teşvik etmedi. Hiçbir Rus, Çinli ya da Avrupalı lider, Ortadoğu haritasının yeniden çizilmesi için bir uluslararası konferans toplanmasını önermedi. Devletler içerden parçalanabilirler. De facto yönetici otoriteler ortaya çıkabilir. Ama uluslararası sınırların kendileri, değişecek gibi görünmüyorlar. Ortadoğu'da aşağıdan yukarıya tüm faaliyet, çeşitli yerel ve bölgesel grupların mevcut devletlerin kontrolü için savaşmaları ve bölgesel güçlerin bu çatışmalarda müttefiklerine destek olmaları halinde cereyan ediyor. Bütün bu savaşlar, en azından, formel olarak ve uluslararası hukuka göre, Fransızlar ile İngilizlerin yüz yıl kadar önce çizdikleri sınırlar içinde cereyan edeceğe benziyor. 'Sykes-Picot' bu sınırlar içindeki yönetimler kadar kırılgan biçimde yaşamaya devam ediyor."
Şu anda Irak'ta cereyan eden durum da bu 'gözlem'i kökten değiştirecek gibi görünmüyor. İki tane 'merkezi devlet' anlamında çökmüş iki 'devlet' söz konusu: Suriye ve şimdi de Irak. IŞİD, dikkat edilirse Irak'ın Sünni Arap kesimi üzerinde kontrolünü sağlamaya bakıyor.
Eğer, Maliki'nin katı Şii-mezhepçi ve Irak'ı o şekilde 'kutuplaştırıcı' politikaları olmasaydı, Musul'dan Samarra'ya birçok şehir o kadar kolay IŞİD'in eline geçmez, koskoca el-Anbar eyaleti (Felluce ve Ramada ile) altı aydır IŞİD'in elinde bulunamazdı.
IŞİD ne yapmaya çalışıyor?
Konunun bir başka ilginç yanı, o da 'Sykes-Picot'ya gönderme yapıyor. Son gelişmeler üzerine IŞİD tarafından yapılan açıklamalardan birinde, 'Musul'a yönelik saldırının Sykes-Picot'nun sonu anlamına geldiği' ifade ediliyordu.
The Guardian, dün, IŞİD'in bu amaç doğrultusunda bir süredir bilinçli bir politika izlemiş olduğunu ileri sürerek şöyle yazdı: "Önce kuzey Suriye'yi altüst ettiler arkasından 10 yıl kadar önce doğdukları Anbar vilayetine döndüler. Bu yolda sürekli silah elde ettiler, özgüven kazandılar ve Arap dünyasının en iyi eğitilmiş ve silahlandırılmış ordusuna karşı, şehirler ve kasabalara bir direnmeyle karşılaşmadan girdiler."
Bununla birlikte, IŞİD'in savaşı Irak'ın Şii bölgelerine yayabileceğini sanmıyorum. Irak Kürdistan Bölgesi'ne saldırması için en azından kısa vadede- bir sebep göremiyorum. Daha kuvvetli ihtimal, Irak'ın Sünni Arap kesiminde iktidarını konsolide edip, Suriye'ye, 'Rojava'ya dönmesi.
Bu fotoğraftan, 'Sykes-Picot'nun sonu geldi' fotoğrafı çıkar mı, bilemem. Ancak, Türkiye'nin tüm güney hattında, 'merkezi devlet yapıları'nın 'uluslararası sınırlar' harita üzerinde aynı kalsa da çökmüş olduklarını ve Türkiye'nin güneyindeki coğrafi alanın mezhebi ve etnik zeminde parçalanmış olacağını görmemiz gerekiyor.
Türkiye, önce dış politikasını gözden geçirmeli ve değiştirmeli ama her şeyden önce içerdeki 'kutuplaştırma' üzerinden 'mezhepçi' politikadan vazgeçilmeli.
Aksi halde, Suriye ve Irak, Türkiye'ye de yansır.