SON DAKİKA

Modern Çağın Krizi

Ömer Yerlikaya yazıyor 17 Eylül, 2026 14:36 Güncelleme: 17 Eylül, 2026 16:50 Modern Çağın Krizi

İçinde bulunduğumuz dönem ile geçmiş asırlar kıyaslandığında, insanlığın muazzam bir anlam, amaç ve ahlak krizi yaşadığı gün gibi ortadadır. Ahlaki ve insani değerler açısından yetmiş yıl geriye gitmenin, aslında insani olgunluk bakımından yetmiş yıl ileriye gitmek anlamına geleceği acı bir gerçektir. Toplum olarak bu denli büyük ve yapısal bir sorunun tam ortasındayken, asırlardır sorulan o kadim soruyla yeniden yüzleşmek zorundayız: Bu krizi niçin yaşıyoruz ve temel sebebi ne?

Şüphesiz birden fazla neden var; ancak en köklü yapısal sebep, insanların doğrudan veya dolaylı olarak beslediği "Modern Çağ" ifadesinin arkasına sinsice gizlenen egemen kapitalist düzendir. İnsanı bir ahtapot gibi saran bu sistem, ihtiyaçların ötesinde sunduğu sahte imkânlarla kitleleri alışverişe, maddeye ve metaya indirgeyerek yabancılaştırmaktadır. İnsanı kendi özünden; ahlaktan, dayanışmadan, merhametten ve sevgiden koparmaktadır.

Normal hayatta kıymetli bir eşyamızı kaybettiğimizde, onu nerede düşürdüysek orada arayacağımızı biliriz. Oysa modern çağın yarattığı "kayıp insan", kendini aramaya fırsat bile bulamamaktadır. Modernizm; insanın düşünüş biçimini, hayatın gaye ve anlamını hedefinden saptırarak amaçsız meşguliyet mutsuz bir kişilik inşa etmiştir. Bizim durumumuz; kış hazırlığı için kendi ağırlığının iki katı yük taşıyan ama o yükü yuvasına götürmeyen karıncanın ya da tüm emeğine rağmen bal yapmayan bal arısının durumuna benzemektedir: Hedefi şaşmış muazzam bir kişilik...

İşin en trajik yanı ise bu büyük meşguliyetin, kaybın kendisini fark ettirmeyecek kadar uyuşturucu olmasıdır. Sorun yüzeysel ve soyut/kendi dışında algılandığı için, bu hasta yaşam biçimini reddetme düşüncesi ruhumuzda mayalanamamaktadır. Bu da her alandaki kayıplarımızı artırmaktadır. Örneğin israfı, sadece bir ekmek parçasının çöpe atılması, bir ampulün açık kalması ya da suyun boşa akması düzeyine indirgeyerek tartışıyoruz. Şüphesiz bunları küçümseyemeyiz; fakat insanın anlam ve gayesine uygun yaşamayarak ömrünü ziyan etmesi, en büyük israf değil midir? Kapitalizm, meselelere büyük ve bütünsel bakma anlayışımızı paramparça etmiştir. Bu yüzden sistemi sadece ekonomik bir düzen olarak görmemeli, ruhumuzda açtığı derin yaraları analiz etmeliyiz. Tıbbi bir terim olarak hastalık; normal olan durumdan sapma halidir. Fakat hepimizde aynı sapmalar yaşandığında, yani herkes hastalandığında, hastalığın farkına varmak imkânsız hale gelir. Problem tam olarak burada derinleşmektedir. Toplumsal sorunlara karşı duyarlılığımız azaldıkça, varoluşun soylu duyguları kırılmakta ve tüm ilişkilere katı bir bireyselcilik hâkim olmaktadır.

Din ve maneviyat, insanı hayvandan ayıran ulvi nitelikleri ortaya koyup bunları korumamızı isterken; materyalist anlayış, insan ile hayvanın ortak noktalarını bularak insanı biyolojik bir düzeye indirgeme arayışındadır. Hayvani yaşamda net bir kural vardır: Enerji ve yararlılık ilkesi. Bir hayvan, doğası gereği sadece doğrudan yararına olan bir şey için enerji harcar. Bu ilke insani dile çevrildiğinde karşımıza "pragmatizm", yani katı bir menfaat ilişkisi çıkar. Değerli ve soylu ilkelerden ziyade, artık insanlar her selamlaşmanın, her "merhaba"nın arkasında bir menfaat barındırıp barındırmadına dair risk analizi yapmaktadır.

Canlı organizmalar ve hayvanlar için hayatta kalmanın tek yolu beslenme, barınma ve üremedir. İnsanın ise bunlardan öte bir anlam arayışı vardır. Örneğin bir askeri kışlanın inşaatında da mabet veya cami yapımında da aynı kireç, demir, çimento ve çivi kullanılır. Fakat bu iki yapı insanda aynı manevi etkiyi yaratmaz. Aradaki fark, maneviyatın ve anlamın ta kendisidir.

"İnsan niçin yaratıldı?", "Nasıl yaşamalı?" ve "Niçin yaşamalı?" soruları modern çağda tamamen önemini yitirmiştir. Kapitalizm, insanlığı sadece barınma ve beslenmeyi amaç edinmiş, sürekli meşgul ama maneviyatız birer robota dönüştürmüştür. Eskiden bir tarlayı biçmek, ev inşa etmek çok zaman ve emek alırdı. Şimdi makineler, fabrikalar ve yapay malzemeler olmasına rağmen insanlar eskisinden daha meşgul ve yorgundur. Çünkü iyiliğin, olgunluğun ve temizliğin kaynağı olan "özne insan" yok edilmiş; yerine sadece alışveriş yapan "çılgın tüketici bir nesne" ikame edilmiştir.

Bugünün dünyası, kendi sözde "ilerlemiş" çağına sığınarak geçmişe, feodalizme veya Orta Çağ’ın skolastik yapısına muazzam eleştiriler yöneltmektedir. Oysa ahlaki düzlemde o dönemlerin fersah fersah gerisinde olduğumuzun farkında bile değiliz. Geçmişte ahlaki sapmalar net bir şekilde ayıplanırken; modern çağda evlilik dışı ilişkiler sonucunda doğan çocuğa; "yasak aşkın meyvesi" gibi romantik kelimelerle estetize edilmekte, ahlaki sınırları zorlayan figürler topluma "sanatçı" olarak pazarlanmaktadır.

Bu çarpık değer algısı ekonomik düzleme de yansımaktadır. On sekiz yaşındaki bir futbolcunun bonservis bedeli, koca yirmi ilçenin bir yıllık bütçesini geride bırakabilmektedir. Toplumda bireyi aşan krizler yaşandığında; ilmiyle, tecrübesiyle, feraset ve basiretiyle topluma yön veren rûspîler (akil insanlar), dedeler ve bilge kanaat önderleri sistem dışına itilmiştir. Onların yerini; gayrimeşru güç odakları, kumar veya ahlaksızlık üzerinden güç kazanan, hiçbir erdemi olmayan karanlık figürler almıştır. Toplumun yeni öncüleri artık bu asalaklardır.

Hatta maneviyatın kalesi olması gereken yapıların temsilcileri bile din ilminden, ahlaktan ve ahiret bilincinden uzaklaşmıştır. Bu yapılar artık dünya malı kavgaları, holdingleşen bütçeler ve bürokraside güç devşirme hırslarıyla gündemi işgal etmektedir. Ömer Yerlikaya

Yorum Ekle